< Önceki  |   Sonraki >

                                                                                                                                                            

TÜRKİYE TATLISU BALIKLARI FİHRİSTİ
Türkçe, Almanca, İngilizce, Fransızca, İtalyanca, İspanyolca yerel isimleri,                           
Latince adlandırma, çizim ve tanımları ile
(273 Adlandırma, 180 Tanım, 19 Tablo)
M. Levent ARTÜZ
Hidrobiyolog
2005©


ISBN: 975-8454-60-9

ÖNSÖZ 

İnsanlar Rönesans'a kadar, üzerinde bulundukları, tüm gereksinimlerini sağladıkları toprağın, suların ve havanın özelliklerini tanımadan yaşadılar. Ancak Rönesans sonrasıdır ki, yer küresini kaplayan lito- hidro- ve atmosferin yapısı, bileşimi ve tüm özelliklerine ilgi duyup araştırmaya ve öğrenmeye başladılar.
Endüstri devrimine kadar, doğal kaynaklarla dünya nüfusu arasındaki  sağlıklı dengenin de etkisi ile, toprağın, suyun ve havanın doğa tarafından kendilerine sunulmuş tükenmez bir nimet olduğu görüşünden kaynaklanan bir umursamazlık dönemi yaşandı.
İnsanoğlu ancak 2.dünya savaşından sonra, bu doğal zenginliklerin de kendi faaliyetlerinden etkilenebileceğini ve buralardaki tükenmez sayılan kaynakların tükenebileceğini, bunun da doğal dengeyi  ve sonuçta da kendi yaşamını tehlikeye sokacağını, tam anlamı ile deneme ve yanılma yöntemi ile  öğrenmiş oldu.
Çevre bilincinin uyanma dönemi olarak nitelenen bu dönemde; ilk önce akarsular, göller ve denizlerin büyük bir tehlike ile karşı karşıya kaldıkları, bunu izleyen dönemde toprakların da bu olgudan nasibini aldığını ve nihayet atmosfer ve ozon tabakalarının da önemli boyutlarda etkilendiğini dehşetle  gözlemeye başladı.
Bu seriden olmak üzere, insan topluluklarından çok uzak, Antartika gibi yörelerde dahil,  dünya su stoklarının büyük bir bölümünü oluşturan buzullar ve yeraltı sularının da tehlikede olduğu gerçeğine ulaşılmış oldu.
Zamanımızın bir simgesi haline gelmiş olan Çevre sorunları;  Ekoloji, Ekosistem ve Ortam şartları gibi gündeme getirdiği kavramların, bu konularda etkin kimselerce dahi doğru anlaşılmadığı ve kullanılmadığı bir gerçektir.
Aslında çevre sorunları, antropojenik, yani insan kökenli girişimlerin sonucu ortaya çıkmış ve gene insanı etkileyen "yapay" olayları simgelemektedir. Buna karşın "ortam şartları" doğa kurallarının düzenli ve sürekli uygulaması ile ilgilidir.
Kirlenme bir çevre sorunudur ve çevre denince de, bir merkez ile bunu çevreleyen bir alanın söz konusu olduğu kendiliğinden anlaşılmaktadır. Merkezde yer alan ise, sorunları yaratan ve bundan etkilenen insandır.
Bu merkezdeki; bir fert,  bir yöre halkı, bir ulus  veya tüm insan toplumu olabilir. Her insan ferdinin olduğu gibi, her toplumun çevre sorunları, o bireyin tüketim- üretim olanaklarına, yani hayat standardına, gelir düzeyine, alışkanlıklarına ve nüfus yoğunluğuna bağlı olarak farklılıklar gösterir. Ayrıca, birimlerin çevre sorunları da, birbiri ile çelişkili durumlar yaratabilir.
Örneğin, yurdumuzun güzel yörelerinden birisi olan Eğirdir gölünü ele alalım. Bu gölün bir zamanlar son derece temiz ve üretken olan sularına, yıllardan beri atıklarını sorumsuzca bırakan endüstri kuruluşları, gölün kendilerine sağladığı çeşitli olanaklardan yararlanmayı amaçlarken, su ürünleri üretimi ile geçinenler ve gölden dinlence amacı ile yararlananlar çevresinde, çok önemli sorunlar yaratmışlardır.
Bu ise, çok dar görüşlü bir irdeleme ile bile, endüstri, dinlence ve su ürünlerinin ekonomiye katma değer katkısını gündeme getirmektedir.
Aynı örneği daha geliştirecek olursak; endüstrinin çevrelerini bozduğunu söyleyen çevre sakinleri de, ortama bıraktıkları çöpler ve evsel (kanalizasyon) atıkları ile kirlenmeyi arttırmaktadırlar.
Bu kirli ve zehirli sularda, genellikle yasak yöntemler ile su ürünleri avlayan ve bütün bu sorunlardan şikayetçi olan balıkçılar ise, bu sularda avlanmayı sürdürerek, su ürünlerinin  dokularında biriken her türlü toksik ve zararlı maddeleri, suyu kirleten sanayicilere veya kanalizasyonlarını denize bırakan çevre sakinlerine sunmaktadırlar. Burada her birim, diğerinin yaratığı çevre sorunlarından şikayetçi olmaktadır.
Karasal tarım alanlarından yüzeysel sular ile veya bunları üreten fabrikaların deşarjları yolu ile  iç sulara ve oradan da denizlere ulaşan pestisidler (insektisid, herbisid, algisid vb.) sucul organizmaları çok çeşitli şekillerde etkilemektedir. Başta DDT ve Aldrin, Dialdirin gibi toksik maddeler olmak üzere, pestisidlerin organizmalarda ölümcül etkiler yaratmasının yanı sıra, canlıları öldürmeden de, dokularında birikimlere neden olmaktadır.
Örneğin, balıklar ve kerevitler gibi eklembacaklıların dokularında birikim yapan bu maddeler, bir çok yolla çok uzak mesafelere taşınabildikleri gibi, besin zinciri yolu ile, çevrenin merkezindeki insana kadar ulaşabilmekte ve bu maddelerden belirli miktarların üzerinde alınması sonucu, insanda kanserojen etkiler gözlenmektedir. 
Bütün bunların yanısıra, ortama ulaşan farklı kimyasal yapıdaki kirleticiler, bir araya geldiklerinde, tek tek oldukları durumlardan farklı etkiler yaratmaktadırlar.
Kirlenme son derece dinamik yapısı ile her an büyüyen ve yaygınlaşan bir olaydır ve bu nedenle, toplumların düne kadar bilinmeyen yeni yeni etkilere kendilerini hazırlamaları gerekir.
Özellikle etkileri hemen belli olmayan kirlenme şekillerinde, bilgilerin daha sonraki gözlemlerden elde edilen veriler ile karşılaştırması, dönüşü olmayan bir noktaya varmadan önlem alınmasını sağlayabilir.
Özellikle iç sularımızda kirlilik ve aşırı avlanma sonucunda, çanlar geçtiğimiz yüzyılın sonlarına doğru çalmaya başlamıştır. Denizlerimizin ve iç sularımızın kirlenmesinin tarihsel gelişimini izlemek, büyük bir hızla ilerleyen bir ekspres trenin penceresinden çevreyi gözlemeye benzetilebilir.
Doğa olaylarının gelişimi için çok kısa olan 40 yıllık bir sürede, çevredeki olayları ve değişimleri algılamak ve bunları gereği gibi değerlendirmek, bir hayli  güç ve zaman alıcı olmuştur.
Sularımızda gözlenen çarpıcı renk değişimleri, su ürünleri türlerinde ve daha sonraki dönemde üretim miktarlarındaki azalmalar o kadar hızlı ve o kadar girift olmuştur ki, bu olayların toplumca algılanması oluşumundan ancak on - on beş yıl sonra başlayabilmiştir.
Bunun belki de en dramatik göstergesi, ekonomik değere sahip bazı balık türlerinde de gözlendiği gibi, sucul ekosistemlerin bileşkeleri olan pek çok canlının hemen hemen tümü ile yok olması ve bu türlere bağlı hızlı bir üretim azalmasıdır. Yurdumuzda balık avcılığını düzenleyen sirkülerlerde, 1960'lardan beri  nesli tükenmiş ve avcılığı yapılmayan birçok balığının, avlanmasına karşı önlem alınması veya özellikle Fırat-Dicle su sisteminde yoğun bir şekilde avcılığı süregelen türlerin, söz konusu sirküler kapsamına bir türlü girememesi, bunun en basit örnekleridir.
İçinde bulunduğumuz havza ve bitişik alanlarda, dolayısı ile de Türkiye iç sularında yaşayan balık türleri, yüzyıllardan beri tanınmaktadır. Av istatistiklerine geçecek boyutlarda av veren kimi  ekonomik balıkların ise, "Yöresel üründür, İngilizce karşılığı bilinmiyor" şeklinde, Devlet İstatistik Enstitüsünce yayınlanan "Su Ürünleri Anket Sonuçları"nda belirtilmesi, iç sularımızdaki kaynaklara ve bunlarla ilgili balıkçılık bilimine ne derece önem verdiğimizin yalnızca bazı küçük örnekleridir.
Bu çerçeveden bakıldığında; bir ferdin ilk önce çevresini algılamaya çalışması, etrafı ile uyum içinde yaşayabilmesi için, çevresini ciddi bir şekilde tanıması gerekmektedir. Yurdumuz, içinde yaşadığımız geniş çapta bir ev olarak düşünülebilir. Burada ancak neyin nerede bulunduğunu bilmemiz, neyin ne olduğunu tanımamız halinde rahat eder, etrafımıza zarar vermeden veya en az zararı vererek yaşayabiliriz.
Ancak tanıyarak, bilinçli bir şekilde bilerek, elimizdeki doğal varlıkları koruyabilir ve sürdürülebilirlik çerçevesince onlardan yararlanabiliriz.
Yurdumuz da, çağın vebası olarak nitelendirebileceğimiz tür erozyonundan nasibini almaktadır. Bunun en geniş ve dramatik etkilerini iç sularımızda görmekteyiz.
Unutmamalıyız ki çevremiz ile etkileşimimizde en önemli unsuru, bizlerle birlikte bu çevreyi paylaşan diğer formlar oluşturmaktadır.
Ne yazıktır ki, iç sularımızda onlarla ifade edilebilecek tür, başta IUCN (The World Conservation Union) olmak üzere, soylarının tehlikede olması dolayısı ile, kırmızı listeye alınmış durumdadır.
Gerçek, tartışmaya  ve kamuya açık bir çevre etkileşim değerlendirmesi, yalnızca insanoğlunun değil, aynı zamanda doğanın gereksinimlerini de eşit ölçülerde ele aldığı derecede, doğaya ve topluma yararlı bir denge kurulmasına neden olabilir.
Unutulmamalıdır ki, Van gölünde veya Kağıthane deresinde ölüme mahkum edilenler yalnızca balıklar değil, gerçekte insanoğlunun geleceğidir.
Bu dizinin 1. kitabı olarak nitelendirilebilecek "Türkiye Deniz Balıkları Fihristi"nin devamı niteliğindeki bu kitabın, hiç değilse iç sularımızda yaşayan ve Türkçe isme sahip balıkları, bizlere tanıtması açısından yardımcı olacağına inanıyorum. 

Levent ARTÜZ, Ocak 2005