< Önceki  |   Sonraki >

                                                                                                                                                            

TÜRKİYE DENİZ BALIKLARI FİHRİSTİ
Türkçe, Almanca, İngilizce, Fransızca, İtalyanca, İspanyolca yerel isimleri,                           
Latince adlandırma, çizim ve tanımları ile
(368 Adlandırma, 250 Tanım, 25 Tablo)
M. Levent ARTÜZ
Hidrobiyolog
2004©


ISBN: 975-8454-57-9

ÖNSÖZ 

Evren ile ilgili bu günkü bilgilerimize göre, yalnızca dünyamızda var olan canlılar alemi, doğa dediğimiz biyolojik, fiziksel ve kimyasal etkenlerin, yani ekosistemin  karmaşık bir bileşkesi niteliğindedir. Doğa, aynı zamanda içerisinde yer alan canlı tür ve topluluklarının zengin tür çeşitliliğinin (species diversity- "Tç") ortaya koyduğu dengeli bir sistem oluşturmaktadır.
Organizma türleri arasındaki ilişkiler ne kadar çok yönlü ve ne kadar karmaşık ise, doğal denge olarak nitelediğimiz olaylar zinciri o derecede sağlam ve sağlıklı  bir yapıya sahip olacaktır. Şayet bir ekosistemde herhangi bir tür grubu, doğal dengeyi etkileyecek ölçülerde üreyecek olursa, sistemin öteki üyeleri arasından bir veya birkaçı, bu üremeyi normal boyutlara indirmek üzere işleme geçerler, yiyen-yenilen arasındaki dengeyi kurarlar.
Bu durum dünya üzerinde canlı varlıkların oluşumundan beri işleyen son derece düzenli bir denge mekanizmasıdır. Doğaya gören gözlerle baktığımızda, bunun pek çok örneğini görmemiz olasıdır.
İnsanoğlunun çevresine uyguladığı olumsuz etkiler, örneğin; deniz ortamına bırakılan endüstriyel veya evsel atıklar veya kazalar sonucu denize boşalan toksik maddeler ve petrol ürünleri, doğal dengede bozukluklara yol açarlar. Bir türün doğal etkenlerle  aşırı üremesi ve bunun predatörlerdeki (yırtıcılar) artışla dengelenmesi sonucu değişen ile, insan etkisi ile oluşan değişimler, temelde birbirinden ve sonuçları açısından çok farklıdırlar.
Örneğin; Marmara denizine sadece İstanbul'dan deşarj edilen 2.5 milyon ton/gün dolayındaki evsel atıklar ve içerdikleri toksik ve organik maddelerin bu denizimizde yaşayan canlılara yaptığı etki, bundan zarar gören türlerin ortadan kalkmasına, böylece besin zincirinin halkalarının kopmasına neden olur.
Marmara denizinde halen de yaşandığı gibi, 15 milyonluk nüfusa sahip Istanbul metropolünün ve çevreleyen tüm kentlerin arıtmasız kanalizasyonlarından deşarj edilen organik madde yükünün, doğal prosesler ile oksitlenebilmesi için, suda çözünmüş oksijeni kullanması, bu denizimizde yaşayan ve İSKİ yetkililerince projeye feda edilmesinde sakınca görülmeyen, ancak tüm su ürünlerinin besinini oluşturan pek çok plankton türünün ortadan kalkmasına neden olmuş ve olmaktadır. Bu da, besin zinciri içerisinde önemli bir diğer halkayı oluşturan balıkları direkt olarak etkilemektedir.
Dünyamız yaklaşık 4.5 milyon yıldan beri evrende dönüp durmakta, çeşitli etkenlere karşı direnegelmektedir. Belki bir o kadar süre daha varlığını koruyabilecektir. Dünyanın bu gün sahip olduğu 6.2 milyarı aşkın insan nüfusunun önümüzdeki 40 yılda iki misline çıkacağı hesap edilmektedir.
Buna karşın, dünyanın doğal hayat için uygun alanları gün geçtikçe daralmakta, buna paralel olarak tür çeşitliliği de hızla erozyona uğramaktadır.
Dağlarımızda kardelenler, göllerimizde kerevitler, denizlerimizde uskumrular adeta yok olma yarışına girişmişlerdir.
Endüstri ve yerleşim merkezlerinden çok uzaktaki bölgeler dahi, pestisidler ve asit yağmurları ile taşınan sülfürik asit ve radyoaktif maddelerle kirlenmektedir.
Şayet, fosil yakıtların kullanımı ve sera etkisi ile gittikçe yükselen  CO2 emisyonu bu günkü hızı sürdürecek olursa, çok yakın bir gelecekte atmosfer sıcaklığı 3-6ºC  artacak, bu ise denizlerin metrelerce yükselmesine, kıyısal bölgelerin, alçak tarımsal alanların sular altında kalmasına ve bu alanların çoraklaşmasına neden olacaktır. İnsanoğlu doğaya karşı insafsızca girişimleri ile, yer yüzünden her gün 100'e yakın canlı türünün yok olmasına neden olmaktadır. Bu yok olma hızı, tarih öncesi dönemlerden asrımıza kadar geçen süredeki yok olmanın en az 1000 katı kadardır.
Ne yazıktır ki,  tür çeşitliliği açısından son derece zengin yurdumuz da, bu yok olma sürecinden nasibini almaktadır.
Üç tarafı, birbirinden dört farklı denizle ve onları bağlayan Boğazlar sistemi ile çevrili olan yurdumuz, birçok denizel canlı ile de karasularını paylaşmaktadır. Bu canlıların bir bölümünü oluşturan balıklar, mutfağımıza yer yapmış lezzetleri ve buna bağlı ekonomik önemleri ile, en tanışık olduğumuz gurubu oluştururlar. Ancak bu alışık olduğumuz gurup dahi, konu ile bire-bir ilgilenenlerce bile ciddi anlamda bilinmemektedir. Hatta, benim diyen balıkçıların dahi, bu  konuda ne  kadar  az  şey  bildikleri  bir  gerçektir. 
Bunu bu organizmaların biyolojisi veya ekolojisinin bilinmesi açısından söylediğim sanılmasın, benim kastettiğim şey; avlanan, pazarlanan ve pişirilip afiyetle  yenen nesnenin  gerçekte  ne  olduğunun, yani isminin bilinmesidir. Bu sözüm, denizlerimizdeki   doğal   kaynakları   korumaya   yönelik   düzenlemeler yaptıklarını sanan  uzmanlar  için  de  geçerlidir. Bu gün balıkçılarımıza veya idare adamlarına "Türkiye'de ticari önemi olan kaç balık türü bulunur?" diye sorulacak olsa, belki on, belki onbeş, belki yirmi tür sayacaklardır. Gerçekte ise, durum hiç de böyle değildir.
Örneğin; Türkiye karasularında kaç çeşit Sardalyanın yaşadığı, balık, balıkçılık ve düzenlemeleri yapanlarca bilinemediğinden veya hiç olmazsa bilerek ayırt edilmediklerinden, istatistik ve düzenlemelere temel oluşturan bilgilerin eksikliği temelli uygulamalar da, hiç bir değer taşıyamamaktadır. Aynı şekilde çoğu denizel çevre ile ilgili, kirlenme bağıntılı erozyonun hesabını tutan kesimimiz, kirlenmenin sonucu olarak Marmara denizinden eksilen 143 ekonomik türdeki balığı, kendi dilimizde tanımlamanın güçlüğünü yaşamaktadır.
Aynı şekilde, özellikle televizyonda "Türkçeleştirilen" belgesellerin tercümanları sayesinde, zaten çok az yazılı dokümana bağlı olan Türkçe isimlere sahip olan balıklarımız, yeni icat olunan isimlerle, daha da büyük bir tanım karmaşası içine sürüklenmektedirler.
Bu türden saptamaları çok sayıda ve art arda dizmek olasıdır.
Özellikle balıkları koruma ve avcılıkta sürdürülebilirliği sağlama çabası ve görevinde olan kesimlerin büyük bir eksiği olarak gördüğüm "tanımama" olgusunun giderilmesindeki eksiklikler mozaiğine, bunun aşılması yönünde bir taş da ben ekleyebildiysem ve böylece yakın bir süre zarfında sadece kitaplarda rastlayabileceğimiz balıkların, bu alanda çalışacak araştırıcı, balıkçı, yelkenci, ihracatçı, gurme ve doğayı sevenlere "Türkçe isimli deniz balıklarını" tanıtabilme bakımından yaralı olabilirsem, ne mutlu bana. 
Bu kitabın hazırlanmasında beni teşvik eden ve destek veren eşim Deniz'e teşekkürü bir borç bilirim.

Levent Artüz. Eylül 2004